Sîret-i Enbiyâ derslerimizde yeni bir sürece başladık. Peygamberler Tarihi’nde Peygamberimiz’den (sas) önceki son peygamber olan Hz. Îsâ’nın (as) hayatına bir başlangıç yaptık. Bu ilk dersimizde Hz. Hanne’den sözün perdesini kaldırdık. Muhammed Emin Yıldırım hocamız, “Hanne’den Meryem’e Adayışın Eşsiz Hikâyesi” başlığı altında Hz. Hanne’nin nasıl bir adayış gerçekleştirdiğini ve bunun bizim dünyamıza verdiği mesajların neler olduğunu çok önemli mesajlar anlattı. Haftaya Hz. Meryem ile derslerimiz devam edecek inşallah…
Dersten Cümleler
Meryem ve Hanne validelerimizi anmak hemen zihinlerimizi miracın yatağı olan Kudüs’e ve Gazze’ye götürecek…
Biz sevindiremedik Gazze’yi ama Gazze bizi sevindirmeye devam ediyor…
Peygamberler Tarihi’nin son halkasına geldik. Hz. Îsâ, Efendimiz’den önce gönderilen son peygamberdir.
Âyetlere geçmeden dikkatlerinizi 3 önemli noktaya çekmek istiyoruz.
Birincisi: Sîret-i Enbiyâ yolculuğunun bu son süreci bize çok ama çok önemli mesajlar verecek ama dikkatle bu âyetler okunduğunda iki hususun öne çıktığını görüyoruz. Bu iki husus: Aile ve Hüzün…
“Ben hüzünlerin peygamberiyim!” (Taberânî, Heysemî)
İkincisi: Kur’ân tek bir yerde Peygamberimiz’in annesinden, babasından, dedesinden bahsedilmiyor ama Hz. Îsâ’nın her yakınından detaylıca bahsediliyor.
Üçüncüsü: Biz şimdiye kadar iki peygamberin çocuksuzluk imtihanını ve bu imtihanlarının neticelerini Kur’ân’dan okuduk. Hz. İbrâhim’in ve Hz. Zekeriyyâ’nın bu konudaki hatırları hepimizin zihnindedir.
Hz. İshak’ın annesi Sâre’yi
Hz. İsmâil’in annesi Hâcer’i
Hz. Mûsâ’nın annesi Yokebed’i
Hz. Yahyâ’nın annesi Elizabeth’i şimdiye kadar gördük…
Yıllarca çocuksuzluk hasreti olan Hanne, Allah’tan kendisine sadece evlat hasretini giderecek bir çocuk istemiyor, Allah yoluna, mabede adayacağı bir çocuk istiyor.
اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰٓى اٰدَمَ وَنُوحًا وَاٰلَ اِبْرٰه۪يمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ
“Şüphesiz ki Allah; Âdem’i, Nûh’u, İbrâhîm ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı.” (Âl-i İmrân 3/33)
ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۚ
“(Bunlar) birbirlerinin zürriyetindendir (aynı soydandır), Allah her şeyi hakkıyla işiten ve her şeyi hakkıyla bilendir.” (Âl-i İmrân 3/34)
اِذْ قَالَتِ امْرَاَتُ عِمْرٰنَ رَبِّ اِنّ۪ي نَذَرْتُ لَكَ مَا ف۪ي بَطْن۪ي مُحَرَّرًا فَتَقَبَّلْ مِنّ۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
“Bir zamanlar İmrân’ın hanımı şöyle demişti: “Rabbim! Karnımdaki bebeği kayıtsız şartsız Sana adadım. Bunu benden kabul buyur; kuşkusuz her şeyi işiten ve her şeyi bilen Sen’sin.” (Âl-i İmrân 3/35)
Tefsirlerimizin bize verdiği bilgilere göre; Hanne o güne kadar kaç kez Allah’a dua etmiş çocuk için; ama o gün evinin bahçesinde otururken; ağacın üstünde anne bir kuşun yavrusuna gagası ile bir şeyler yedirdiğini görüyor. O anda bu manzara, çok ama çok yüreğine dokunuyor ve diyor ki: “Rabbim! Ne olurdu bana da bir çocuk verseydin, ben de şu anne kuş gibi o yavrumu yedirseydim.” (Taberi, Cami’ul Beyan an Te’vili Ayi’l Kur’an, VI,332)
Muâz radıyallahu anh şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem beni (kâdı/yönetici olarak Yemen’e) gönderdi ve şunları söyledi: “Sen kitap ehli olan bir topluma gidiyorsun, Onları, Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın Resûlü olduğuma şahitlik etmeye dâvet et. Eğer onlar, bu davete uyup itaat ederlerse, Allah’ın kendilerine her bir gün ve gecede, beş vakit namazı kesin olarak farz kıldığını bildir. Şayet buna da itaat ederlerse, Allah Teâlâ’nın, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere, kendilerine zekâtı mutlak surette farz kıldığını bildir. Buna da itaat edip uydukları takdirde, onların mallarının en gözde ve kıymetli olanlarını almaktan sakın. Mazlumun bedduasını almaktan da son derece çekin, çünkü onun bedduası ile Allah arasında bir perde yoktur.” (Buhârî, “Zekât”, 41, 63, “Meğâzî”, 60; Müslim, “Îmân”, 29, 31)
“muharraran” “Özgürce/hür olarak adadım.”
Muharraran: Hürriyete kavuşmuş, özgürlüğünü elde etmiş demektir.
Bu ifadeyi kullanarak Hanne validemiz ne demek istiyor?
Allah’ım! Sana bir çocuk adadım; bu çocuğu ‘nefsimin, ailemin, toplumun, geleneğin ve idarenin/otoritenin’ tüm prangalarından kurtararak adadım.
Nefsimin prangalarından kurtardım; “asla bu adağım için bir beklentiye girmeyeceğim.”
Ailemin prangalarından kurtardım; “o çocuk üzerinden aileme bir şeref, bir itibar hesabı yapmayacağım.”
Toplumun prangalarından kurtardım; “toplum ne derse desin, nasıl bir dedikodu yaparsa yapsın, hiçbirine takılmayacağım.”
Geleneğin prangalarından kurtardım; “geleneğin kutsallarına göre değil Allah’ın rızasına göre davranacağım.”
İdarenin/otoritenin prangalarından kurtardım; “ister dini idarenin ister siyasi idarenin her türlü baskı ve korkutmalarına rağmen bunlara takılmadan sadece Allah ne der kaygısını yüreğimde derinleştirerek bu adımı atacağım.”
فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْۜ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰىۚ وَاِنّ۪ي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَاِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ
“Onu doğurunca, Allah, ne doğurduğunu bilip dururken: ‘Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan Senin korumana bırakıyorum!’ dedi.” (Âl-i İmrân 3/36)
وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰىۚ / ve leyse’ż-żekeru kelunśâ / Oysa erkek, kız gibi değildir.”
Bu kısım bizim müfessirlerimizi oldukça uğraştıran bir ifadedir. Üzerinde durdukları bazı noktalar şunlardır:
a) Bu ibâre Allah’a mı yoksa Hz. Meryem’in annesine mi aittir?
b) Eğer kadına aitse neden رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ ‘den sonra hemen gelmemiştir?
c) Bu ibarede erkek ve kız arasında bir üstünlük kastı var mıdır?
d) Eğer varsa üstün tutulan kız mıdır yoksa erkek midir?
e) Erkek ve kız kelimeleri arasında bir takdim-tehir söz konusu mudur?
فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًاۙ وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًاۚ قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
“Rabbi onu en güzel bir kabulle karşıladı/kabul etti. Onu narin bir bitki gibi yetiştirdi; onu Zekeriyyâ’nın himayesine bıraktı. Zekeriyyâ mabedde onun yanına her girişinde, yanında bir yiyecek bulurdu. “Ey Meryem! Bu sana nereden geldi?” diye sordu. O da: “Bu, Allah’ın katındandır!” cevabını vermişti. Doğrusu Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır.” (Âl-i İmrân 3/37)
Son olarak iki nokta:
Birincisi:
Hz. Hanne ne yaptı?
– Kendi özgürleşti ve özgür bir kız yetiştirdi.
– Her türlü beşerî ve şeytanî ideolojilerden Allah’a sığınarak tevhid üzere bir kız yetiştirdi.
İkincisi:
Bir yerde adayıştan söz edeceksek kesinlikle üç şey söz ederiz: Adayan, Adanan ve Adanılan
Adayan: Hz. Hanne
Adanan: Hz. Meryem
Adanılan: Beytü’l-Makdis
Eğer “Adanılan” da bir sorun varsa ki şu anda da var; bir dördüncüye daha ihtiyaç var? O nedir?
Adanılan’a bahçıvan olan Zekeriyyâ…
Biz bu adayış süreçlerini Asr-ı Saadet’te de çokça gördük değil mi?
Adayan: Hz. Ümmü Süleym
Adanan: Hz. Enes
Adanılan: Hz. Peygamber (sas)
“Beytü’l-Makdis Meryemlerini bekliyor.”
O zaman bizim neye ihtiyacımız var?
1- İmanı kavramış ve içselleştirmiş
2- Hürriyete erişmiş ve onu korumuş
3- Bahanelere kapısını kapatmış ve şartları lehine çevirmiş
4- Adağını adamış ve onun üzerine hiçbir hesap yapmamış
5- Adağını istiâze ile emzirmiş ve tevhidi ona iyice belletmiş
Hannelere ihtiyacımız var.